Kur'an-ı Kerim ve Mana Özellikleri

بسم الله الرحمن الرحيم

İlâhî! Hamdini sözüme sertac ettim, zikrini kalbime mi'râc ettim, kitabını kendime minhac ettim.
Ben yoktum var ettin, varlığından haberdar ettin, aşkınla gönlümü bî-karar ettin.

İnayetine sığındım, kapına geldim. Hidayetine sığındım lütfuna geldim. Kulluk edemedim, affına geldim.

Şaşırtma beni, doğruyu söylet, neş'eni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevemem. Sevdir bize hep sevdiklerini. Yerdir bize hep yerdiklerini. Yar et bize erdirdiklerini.

Sevdin habibini, kâinata sevdirdin. Sevdin de hıl'at-i risaleti giydirdin. Makam-ı İbrahim'den Makam-ı Mahmud'a erdirdin, server-i asfiya kıldın, Hâtem-i enbiya kıldın. Muhammed Mustafa kıldın. Salât ü selâm, tahiyyât ü ikram, her türlü ihtiram ona, onun âline, ahbabına, ailesine, ashabına ve etbaına Ya Rabb!

Muhterem kardeşlerim, sitemizin güzide üyeleri! Uzun bir aradan sonra yazılarımıza Merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır'ın "Hak Dini Kur'an Dili" tefsirinin mukaddimesindeki duasıyla başlamış olduk.

Zaman zaman "Namaz içinde Kur'an'ı kendi dilimle niçin okuyamıyayım. Niçin Arapça okumak mecburiyetinde olayım" gibi teraneler ortaya atılmaktadır. Bunları söyleyenlerin, kendileri sapıtmış iken, Mü'minleri de sapıtmak, beyinlerini bulandırmak, şüpheye düşürmek için maksatlı olarak bu iddiaları ortaya attıkları açıktır.

Biz bu yazımızda Arapça dışında bir dildeki tercümenin niçin Kur'an olamayacağını Elmalılı Merhum'un tefsirinden okuyucularımızın mutalaasına sunmak istiyoruz.

Elmalılı Merhum, gayet güzel anlaşılabilecek şekilde ve misalleriyle konuyu anlatmış olup bunun üzerine bir ilave yapmanın gerek olmadığı kanaatindeyim.

Rabbimiz bizleri, dalalet ehlinin her türlü dalaletinden, sapıtmasından muhafaza buyursun!

Gördüm ki, gecesi gündüzü ardı ardına birbiriyle değişip giden şu fani hayatta baki kalmak için, çaresiz insanlığın elinde hiç bir tutamak yok. Gördüm ki, O’nun yer ile gök arasında geçmişten geleceğe doğru kaynaşan, coşan, coşup coşup çarpışan dalgaları arasında her zaman kendine çağırıp duran ebedi hayatın davet sesi çınlıyor. Her zaman Hak, “bana gel” diye çağırıyor. İnsan kulak tıkıyor, duymak istemiyor; sanki kaçınmak için çırpınıyor. Fakat çırpımp çırpınıp ölüme teslim olmaktan başka ne yapıyor? Hâlbuki sevmediğine teslim olmakla, sevdiğine teslim olmak arasında ne büyük fark vardır? Demek ki insan için Hakk’ı sevmek, Hakk’a hizmet etmek, sonunda Hakkın cemaline ermekten daha büyük bir mutluluk hazzı yoktur. Ancak Hakk’ın zevkini duymayan, hayaline mahkûm olur, tahkiki bilmeyen taklide kapılır. Allah’ı bilmeyen dünyaya sarılır. Dünyayı bilmeyen hayale sarılır, hayale sarılan hakikata darılır. Yiğidi görmeyen ismine bayılır. Güzeli görmeyen resmine bayılır. Önünü görmeyen sonunda ayılır. Kanun (Şeriat)u tanımayan Kânûn (ateş ) da ayılır. Kitabı tanımayan hesapta uyanır. Kur’an’ı anlamayan da tercümesine dolanır

Bundan dolayı, memleketimizde Kur’an-ı Kerim tercümesi adıyla şöyle böyle bazı yayınlar görüldü. Öyle ki, içlerinde aslından değil de, yabancı tercümanlardan tercüme edilenler bulundu. Gerçi bunu yapanların maksatlarının ne olduğunu Allah bilir. Ancak görünüşe göre en büyük etken, duyulan bir ihtiyacı vesile edinerek, bazı kitapçıların ticaret sevdasına düşmüş olmalarıdır. Bu da bilerek veya bilmeyerek “Hem onları helake düşürmek, hem de kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık kılmak” (En’am, 137] vadisinde yürümek oluyordu.

TERCÜME- Bir sözün anlamını, başka bir dilde; onun dengi olan bir tabir ile aynen ifade etmektir. Tercümenin, aslın anlamına tamamen uygun olabilmesi için, açıklıkta, işaret etmede, özette, özetlemede, ayrıntıda, genelde, özelde, mutlakta, mukayyette, kuvvette, isabette, güzelce ifade etmede ve anlatma üslübunda, kısacası; ilimde ve sanatta, asıldaki ifadeye eşit olması gerekir. Yoksa tam bir tercüme değil, eksik bir anlatım olur. Hâlbuki farklı diller arasında ortak çizgiler ne kadar çok olursa olsun, her birini diğerinden ayıran birçok özellikler de vardır.

Onun için, dile ilişkin bir özelliği olmayıp, sırf akıl ve mantığa hitap eden, kuru ve bilimsel eserlerin ilmi kabiliyeti gelişmiş olan diller hakkiyle tercümesinin mümkün olduğunda şüphe yoktur. Ancak hem akla, hem kalbe, yahut yalnız zevk ve duygulara hitap eden ve dil bakımından edebi değer ve sanat zevkine sahip bulunan canlı ve bediî (güzel ve eşsiz) eserlerin tercümelerinde başarı nadiren görülür. Bunları tanzir etmek (benzerini yapmak) tercüme etmekten daha kolaydır. En basit bir örnek olarak Türkçemizin şu beytini alalım.

Geh gözde, geh gönülde hadengin mekan tutar
Her kanda olsa kanlıyı elbette kan tutar.

Şüphe yok ki bu anlamda buna benzer ve belki daha güzel nazireler söylenmiştir. Fakat bu beyt, aynı güzellikte acaba başka bir dile tercüme edilebilir mi? Hatta şimdiki lehçemizle “Her nerde olsa kanlıyı elbette kan tutar” denilse, mısraın bir cinası ve telmihi, acaba ortadan kaldırılmış olmaz mı? Böyle her nerede olursa olsun kanlıyı iki kan arasında yakalayıp tutturmak duygusunu verecek, aynı cinsten üç kelimeyi toplayıp bir mısraa yerleştirivermek, kaç dilde mümkün olabilir?

Meşhur Türk şairi Fuzuli merhum, güzel sözleri yanlış yazı ile berbat edenlere beddua ederek, divanının önsözünde önce şu Arapça kıtayı söylemiştir:

تَبَّتْ يَدَا كَاتِبٍ لَوْلاَهُ مَا خَرِبَتْ
مَعْمُورَةَ اسْتٍ بِالْعِلْمِ وَالْاَدَبِ
اَرْدَى مِنَ الْخَمْرِ فِى اِفْسَادِ نُسْخَتِهِ
تَسْتَظْهِرُ الْعَيْبَ تَغْيِيرًا مِنَ الْعِنَبِ

Nesir olarak anlamı şudur: “Elleri kurusun o kâtibin ki, o olmasa idi ilim ve edebiyat ile kurulan hiçbir yapı harap olmazdı. Nüshasını bozmakta şaraptan daha kötüdür: “عِنَبْ ” “ineb”i değiştirerek ortaya “ عَيْب”= “ayb” biçimini çıkarmak ister.”

Görülüyor ki bu meal, harfiyyen tercüme gibi göründüğü halde, aslının dengi olamıyor. Şiir ahengi olmadığı için, aslı gibi yerine göre dokunaklı ve anlamlı bir söz olarak söylenmesi mümkün değildir. Onun için Fuzuli, bunu kendisi Türkçeye şu şekilde tercüme etmiş ve güzel bir hatıra bırakmıştır:

Kalem olsun eli ol katib-i bed-tahririn
Ki fesad-ı rakamı surumuzu şûr eyler
Gah bir harf sukûtiyle kılar nadiri (نَادِر) nar (نَارْ)
Gah bir nokta kusuriyle gözü (كُوزْ) kör (كُورْ) eyler

İşte bu kıta, önceki kıtanın anlamının aynısı değil. Ancak dengi bir tabir ile ifadesidir. Bundan dolayı edebi bir tercümedir. Asıl anlam itibariyle, edebi değer olarak onun yerine konabilir. Öncekinden bıraktığı yönleri diğer taraftan tamamlamıştır. “İneb” (üzüm) i ‘ayıp” yapmakla, “sûr” (şenlik, düğün)u “şûr” (şamata, gürültü), ‘nadir”i nar, “gözü kör” etmek, hepsi aynı bozma ve değiştirmenin örneğidirler.

Bununla beraber, harfiyyen değil; nazire olarak bir tercümedir. Ve nazire yapıldığı içindir ki, denk bir tercüme olabilnıiştir. Edebi eserlerin tercümesi için de bundan başka yol yoktur.

Ancak böyle edebi mahiyette belagatli bir eser, şiirden ibaret olmayıp, aynı zamanda ilmi, hukuki ve başka şekilde bir hükmü de içerirse, o zaman bu yolda bir tercüme, tercüme değil bozup değiştirme olur. Nitekim önceki kıtada asıl kastedilen şey, şarabın haddini belirtmek veya üzümü bozup şarap yapmanın şeran cezasını anlatmak olsaydı, gözü kör etmek cinayeti, onun hiç bir zaman tercümesi olamazdı. Çünkü hükmi belge mahiyetinde olan sözlerin, kanunların, antlaşmaların, görevleri belirleyen emirlerin yasakların çerçeveleri nasslardır. Onun için hukuki bir antlaşma hükmünde, ancak resmi metni geçerli olur. Tercümesi, olsa olsa anlamak için bir vesile olabilir. Yoksa hukuki bir belge olmaz.

Bir de hangi dilde olursa olsun bir söz, gerçekteki en basit bir hakikati haber verirken, yerine göre farklı biçimlerde.ifade eder. Mesela Zeyd, ayağa kalkmış, bu olmuştur. Bunu anlatmak için, Arapçada bir takım özellikler vardır: Önce ayağa kalkmaya önem vererek anlatacağı zaman, “Kame Zeydun der. Zeyd’e önem vererek anlatacağı zaman “Zeydun kame der. Tereddüdü olan birisine karşı olayın gerçekliğini kuvvetle ifade etme konumunda anlatacağı zaman “Kad kame Zeydun” yahut “İnne Zeyden kame” der. İnkar eden birine karşı anlatacağı zaman da inkarın derecesine göre “İnne Zeyden kad kame” yahut “İnne Zeyden lekame” yahut “İnne Zeyden lekad kame” yahut “Vallahi inne Zeyden kame” yahut “Vallahi inne Zeyden lekad kame “der, vs.

Bu farkları açıklamaksızın, aynen her dilde göstermek mümkün olmaz. Asıl olay ifade edilirse de, sözün en azından nezaketi kaybolur ve bundan da ters sonuçlar ortaya çıkabilir. Mesela tercümeyi okuyan, hoşlanacağı bir noktada ürker; ürkeceği bir noktada hoşlanır, barış olacağı yerde savaş açmaya, savaşacağı yerde barışa kalkışır. 0 zaman Fuzuli’nin dediği gibi, sür şür, nadir nar, göz kör olur ve öyle mütercimlere “eli kurusun” denir. Hâlbuki Kur’an’ın pek çok ilim, hikmet ve hükümlerle ilgili asıl kastedilen anlamlarından başka, bir de metninin estetik ve sanatsal bir önemi vardır. Hem Kur’an’a Kur’an isminin verilmesi, özellikle metni itibariyledir. Zira okunan, öncelikle ve bizzat anlam değil, anlamını en güzel bir şekilde ifade eden metindir.

Bundan dolayıdır ki Kur’an Arapçadır, “Gerçekten biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf, 2) buyrulmuştur. Şu Arapçadır, şu Türkçedir denilen ise sözlerdir. Çünkü anlamın yalnız bir dile özel olması durumu yoktur. Anlamı itibariyle Kur’an, daha çok “Furkan, Huda, nur, ruh’ gibi başka isimlerle adlandırılmıştır. Bunlar Arapça olmakla nitelendirilmemiştir. “el-Kitab” ve ‘Kitab-ı Mübin” isimleri de hem metin hem anlam itibariyledir.
Nitekim “Onun ayetleri birer birer açıklanmış Arapça Kur’an kitaptır.” (Fussilet, 3) buyrulmuştur. Bundan fazla olarak bir de yazılması özelliğine işaret vardır. Bu bakımdan Kur’an’ın yazısının da bir özelliği gözetile gelmiştir. Sonra Kur’an’ın bir ismi de “hüküm dür. Bu da hem metin, hem anlam itibariyledir. Onun için “Arapça bir hüküm olarak” (Ra’d, 37) buyrulmuştur.
Çünkü Kur’an’dan hüküm çıkarmada metninin de manası gibi özel bir önemi vardır. Özellikle Kur’an, hüküm, kitap isimlerinde Arapça niteliğinin açığa vurulması, bu üç isimde metnin önemini isbat eder. Kur’an’ın Arapça olarak indirildiği, nassla sabit olduğu için, “tenzil” isminin de hem anlam, hem metin itibariyle olduğunda şüphe kalmaz. Ez-Zikr de böyledir. Bütün bu isimlerin içinde ise, en seçkin özel ismi “Kur’an” adıdır ki, “kıraat” ve “tilavet” bunun özel hükmüdür. “Kur’an tilavet edilmiştir” denilmesi de bunun içindir ve bu Arapçadır. Şüphesiz Arapça olan da metindir. İşte bu Arapça metnin, başka bir dilde dengini yapmak mümkün olsaydı, Kur’an tercüme edilmiş olurdu. Yalnız o tercüme, Arapça olmayacağı için, Kur’an olmaz da Kur’an’ın tercümesi olurdu.

Ancak Kur’an’ın metni nasıl bir metindir? Herkesin bildiği harflerin, seslerin en güzellerinden, yerine göre en güzel nağmelerinden, bütün Arapların bildiği ve dolayısıyla bütün insanların anlayabileceği kelimelerin en güzellerinden seçilerek, “Allah’tan indirildiğinde şüpheniz varsa Allah’tan başka bütün güvendiklerinizi çağırarak; hatta insanlar ve cinler bir araya gelerek bunun, hatta bir süresinin benzerini yapın. Fakat imkânı yok, yapamazsınız” (Bakara, 23) diye bütün dünyaya meydan okuyan, gayet basit bir teklif ve ğaibden kesin bir ihbar ile ortaya çıkmış her ayeti bir sehl-i mümteni (yazılış ve söylenişi kolay ama taklit edilmesi zor ifade)olan öyle mucizeli bir metindir. Hiç Arapça bilmeyen bir kimseye bile okunduğu zaman, tatlı ve güzel bir söz olduğunu duyurur.

Biraz Arapça bilen bir kimse, bir ayeti işittiği zaman derhal bir şeyler anlar ve anladım zanneder. Ben de söyleyivereceğim gibi zanneder. Bir de bakar ki, anlamamıştır. Çünkü metninin her noktasında, birçok manalar fışkırmaya başlar. Taklidine özendikçe yükselir, derinleşir ve ölçüsü bulunamaz. Ayetten ayete terkibine geçildikçe zevki artar. Hayat sırrı gibi sonsuzluğa giden sırlarının kuşatması beşeri kudretin üstünde kalır. Eğer öyle olmasaydı, bu basit teklife karşı paralar sarf ederek, silahlar çekerek, ordular toplayarak asırlardan beri Kur’an’ı kaldırmak için savaşıp duran inkârcı insanlık, bu zahmetleri çekecek yerde onun bir benzerini yapıvermez miydi? Fakat yapamamıştır ve yapamaz. Kur’an’ın verdiği haberleri kimse yalancı çıkaramaz.

Ne kadar yüksek olursa olsun, edebi bir değer kazanmış herhangi bir şahsiyetin ifadesinin üslubu örnek alınarak yazıla yazıla az çok taklit edilip benzeri yazılmaya çalışılmış iken, Kur’an’ın inişi anından beri Arap belağatçı ve edebiyatçıları, Kur’an’ın belağatını dilleri için örnek edinmişlerdir. Bu sayede Araplar dil ve edebiyat bakımından yükselmiş oldukları halde, Kur’an’ın metnini taklit etmeye ve onun benzerini yapmaya yanaşabilen kimse ortaya çıkmamıştır. 0 halde, kendi dilinde bile taklidi ve benzeri yapılamamış olan Kur’an’ın metin ve üslubunu başka bir dilde taklit etmek veya benzerini yapmak, elbette mümkün olamaz. Olamayınca da aynen tercüme edilemeyeceği gibi, nazire suretiyle hiç tercüme edilemez. Çünkü ilmi değeri değiştirilip bozulmuş ve Kur’an’da olmayan şeyler Kur’an’a katılmış olur.

Gerçi Kur’an’da manası bulunmayacak hiç bir kelime yoktur. Fakat manası pek derin olan kelimeler bulunduğu gibi, bir kelime etrafında birçok manaların yığıldığı ve bazı ifadelerin hepsinin de, doğru olmak üzere çeşitli yönlerin ve ihtimallerin toplandığı yerler de çoktur ki bunlar, tefsir ve tevile bağlıdır. Bazılarını, doğrudan doğruya tercüme etmek mümkün olsa bile, hepsini bütün yönleriyle tercümeye sığdırmak mümkün olmaz. Bunları aynen almak veya edebi anlamı feda edilerek, tevil ve tefsir tarzında ifade etmek gerekir. Bu bakımdan Kur’an’ı anlamakta yalnız dil bilgisi yeterli olmaz. Sahibinden rivayete veya olayların gelişimine bağlıdır. Onun için bazan bir olay karşısında Kur’an’ın ayetlerinden o zamana kadar hissetmediğiniz bir mana anlarsınız. Ve o anda o ayet, o olay için inmiş sanırsınız ki bu da Kur’an’ın şaşılacak taraflarındandır. Tercümede bunlar kuşatılamayacağından kaybolur gider.

Mesela Al-i İmran süresinin baş tarafında geleceği gibi, ayetlerin bir
muhkemleri, bir de müteşbihleri vardır. Bir ayette hem muhkem, hem müteşabih yönlerin bir arada bulunması da söz konusu olabilir. Müteşabihat ise “Onun yorumunu Allah’tan başkası bilmez.” (Al-i İmran, 7) olduğundan, bunda tercüme belirlenemeyeceği gibi, tefsir ve tevil de belirlenemez. Dolayısıyla bunlar için bir meal de gösterilemez. Olsa olsa aynı sözlerin korunmasıyla, duyulabildiği kadar kapalı bir kavrama işaret olunabilir ki bu nokta çok tehlikelidir. Onun için meal tabirimiz bile sakıncalıdır.

Şimdi insafla düşünelim. Bu şartlar altında Kur’an’ı tercüme ettim veya ederim diyenler, yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’an’ı cidden anlamak ve incelemek isteyenlerin onu usulüyle Arapça yolundan ve rivayet edilip gelen tefsirlerinden anlamaya çalışmaları zorunludur. Kur’an’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek hüküm çıkarmaya ve mesele tartışmasına kalkışmamalıdır. Bunu imanı olanlar yapmaz, kendini bilen insaf sahipleri de yapmaz. Kur’an’dan bahsetmek isteyenler, onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Bununla birlikte, öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’an’ı harekesiz olarak şöyle dursun; harekesiyle bile doğru dürüst okuyamadığı halde, onun hüküm ve anlamlarından ictihad etmeye kalkışıyorlar.

Öylelerini görüyoruz ki, Kur’an’ı anlamıyor ve tefsirlere müfessirlerin yorumları karışmıştır diye onları da kaale almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’an’ı incelemiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki okuduğu tercümeye alim müfessirlerin yorumu değilse cahil mütercimin görüş ve yorumu, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki Kuran tercümesi demekle yetinmiyor da “Türkçe Kur’an” demeye kadar gidiyor.
Türkçe Kur’an mı var be hey şaşkın?

Kur’an Arapçadır. Zira “Gerçekten Biz, onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf, 2) nasslarla sabittir. Düşünmeli ki, Kur’an’ı tefsir etmek üzere Peygamberin söylediği hadise bile Kur’an denemez, denirse küfür olur. Kısacası tercüme, Kur’an’dan mütercimin anlayabildiği kadar, bazı şeyleri anlatabilirse de, hakkıyle anlatamaz. Anlattığı şeyler de Kur’anın hüküm ve değerine sahip olamaz.

Bununla birlikte şunu da unutmamalıdır ki Kur’an, anlaşılmaz bir kitap değildir. Hatta “Andolsun Biz, Kur’an’ı zikr ile öğüt alıp düşünmek için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp düşünen var mı?” (Kamer, 17) buyrulduğu üzere, manasını en kolay ve açık bir şekilde anlatan ve tekellüfsüz, yapmacıksız su gibi akan, nur gibi parlayan bir kitab-ı mübindir. 0 kendisini bütün insanlığa duyurmak ve anlatmak için inmiş ve duyurmuştur. Ancak onun manaları kapsamlı ve kuşatıcı bir şekilde anlaşılamaz. Bir manası açıklanırken, arkasından bir mana daha, arkasından bir mana daha vs... Yüz gösterir.

Nurunun açıklığının parlaklığı içinde gizlilik ortaya çıkar. Mümine hitap ederken birden kafiri korkutur, kafiri korkuturken mümine bir müjde nüktesi uzatır. Cahil halk tabakasına hitap ederken, yüksek zümreyi düşündürür, alime söylerken cahile dinletir, cahile söylerken alime dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir, bu günü tasvir ederken yarını anlatır. En sade gözlemlerden, en yüksek hakikatlere götürür. Müminlere gaybı anlatırken, kafirleri içinde bulunulan andan usandırır. Ve bütün bunları duruma, yere, zamana ve konuya göre en uygun ve en güzel kelimelerle ifade eder. Mesela taşın çatlayıp su çıkardığını anlatırken “yenşakku” veyahut “yeteşakkaku” demekle yetinmez de “yeşşakkaku” diyerek çatlayışın, akışın bütün fışırtısını, şakırtısını ve takırtısını duyurur. Böyle tabii işaretlerle, bir arada bulunan sözleri, özeli, geneli, müştereki; hakikatı, mecazı, açığı, kinayesi; görüneni, nassı, açıklanmışı, muhkemi, gizlisi, müşkili, mücmeli, müteşabihi; ibaresi, işareti, gereği; uygunluğu, içeriği ve gerektirmesi gibi bir çok yönlerle ayrı ayrı manaları bir yere toplayıp anlatıverir.

Sonra bunları çeşitli bakımlardan ayrıntılı bir şekilde de açıklar “Ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış bir kitaptır.” (Hûd, 1) sonra bunları anlayanların anlamayanlara açıklamasını da vazife kılmıştır. Bu açıklama vazifesi, tebliğ ve tefsir vazifesini oluşturur. Güzel Arapça bilenler bile, bu tefsir ihtiyacından uzak kalamazlar. Kalamadıklarındandır ki ilk önce tefsir, Arapça bilenler için Arapça olarak yapılmıştır. Bu tebliğ ve tefsir vazifesini önce bütün usulüyle ihtiyaca göre Peygamber yerine getirmiş ve dillerin farklılığına göre, onun yayılmasını ümmetine emretmiştir.

- HAK DİNİ KUR'AN DİLİ - Cilt: 1, Sayfa: 11 - 18 (Sadeleştirilmiş Baskı)

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Son yorumlar

Anket